Hayatta en kıymetli duygumuz “sevgimiz” diye düşünüyorum. Fakat kimi sevsek bambaşka bir sevgiyi keşfediyoruz. Bilmem farkında mısınız? Her farklı insanda bambaşka bir duygu. Fakat adı hep sevgi. Bir çiçek alıyoruz, onu da seviyoruz mesela. Bir köpeği ya da kediyi severken. İnanılmaz bir duygu. Ömrümüz boyunca evrimi asla bitmeyen bir şey. Geçmişinize bir göz gezdirin isterim. Kimleri sevdiniz?

Herkesi başka sevdiğiniz gibi herkesin de sevme şekli farklı. Kimi öğretileri ışığında severken kimi de kendi öğrenmiş sevmeyi. Hiç sevilmemiş. Nasıl mı? Sizin hiç ailesiz büyüyen bir arkadaşınız oldu mu? Anne baba sevgisi olmadan büyüyen çocuklardan bahsediyorum. O kadar büyük bir sevgi bağı var ki inanılmaz. Ben bu konuda şanslı büyüyen biriyim. Yaşımın 33 olmasına rağmen annemin ya da babamın kucağına uzanırım ve hala saçlarımı okşarlar. Bunun yoksunluğunu bilmem fakat neyi fark ettim biliyor musunuz? Sevginin karşılıksız veriliyor olması biraz aldatmaca. Bu yazıdan dolayı belki bana kızacaksınız fakat bu böyle. Nasıl mı? Anlatayım;

Her şey karşılıklıdır bu hayatta. Her şeyde bir menfaat vardır. Ağaç toprağa, toprak bir bitkiye muhtaç. Anne doğası gereği seveceği, yani yarattığı bir şeyi seveceği gerçeğini severek ve bu sevginin ona eşsiz bir duygu bahşedeceği gerçeği için bu yolu seçer. Belli bir süre geçince kurallar başlar. “SENİ BEN DOĞURDUM!” Bu “Sen bana aitsin” demek. Neden bu cümleleri çok duyar insanlar bilir misiniz? İşte sevgi ve aidiyet duygusu burada bağlanır. Ait olursanız sevgi gerçekleşir diye düşünüyor insanlar. Sevgi içimizde hiçbir şart, hiçbir koşul olmadan var. Aramızda inançlı ya da inançsız birçok insan vardır. Neye inandığınızı bilmiyorum. İster bir kaleme, ister bir büste, ister bir varlığa inandığınızı iddia edin. Benim bu kadar zaman boyunca en büyük sevgiyi kendine göstermediği için mutsuz yaşadığını gördüğüm onlarca arkadaşım oldu. İşte bu bağlamda ailesiz büyüyen bireylerin çoğu önce kendini sevmeyi öğreniyor. Kimi bu şahsiyet sevgisini iyiye kullanıyor kimi de yozlaştırıyor. Ne demiştik? “Herkesi başka sevdiğiniz gibi herkesin de sevme şekli farklı”. Sevgi bir gereksinimdir. Hani su içmek gibi. Hani tuvalete gitmek gibi. Sevmek de doğal bir seleksiyondur. Seversiniz! “Ben sevemiyorum yeaaa” diyen nice arkadaşımın ana sorunu KENDİSİNİ SEVMEMESİ idi. Bunu itiraf etmek için illa doktora gitmenize gerek yok. Biraz kendinizle sağlıklı vakit geçirin yeter. Başkalarına muhtaç olmadığınızı, öz güveninizin öz sevgiden geldiğini keşfetmeniz gerektiğini anlayın yeter.

Etrafınızda “narsist” insanlar vardır. Peki nedir bu kendi öz sevgisi zannedilen ama malesef doğru bilinmeyen narsizim? Kısaca narsist, narsisizmin özelliklerine sahip kişi demek. Yani hep ben diyen, kendinden başka hiç kimseyi, hiçbir şeyi önemsemeyen, yalnızca çıkarlarını düşünen ve hayatını benzer yaklaşımlarla sürdürmeye çalışan kişiler için narsist diyebiliriz. Dikkat ettiyseniz burada sürdürmeye çalışan tabirini kullanmak durumunda kalıyorum. Çünkü narsistik yaklaşımlarla kişinin gerçekten mutlu olması, hayattan zevk alması pek mümkün değildir. Ne kadar Narsist karakter var ise etrafı hep kalabalıktır. Bakın buna dikkat edin! Doğru gözlemle ne demeye çalıştığımı anlayacaksınız. Sigmund Freud Narsisizmi ‘Dış dünyadan soyutlanan libidonun (cinsel enerji) egoya (ben) yönlendirilmesi’ şeklinde açıklamıştır. Bu açıklamanın özünde şu var; İnsan öz sevgisini baskın karakteri doğrultusunda yaşadığı için doğru sevgiyi anlayamadığı anda başkasına değil kendine çılgınca hayranlık duymaya başlar. Neden mi? Çünkü en kolay şey kendini sevmektir. Bu kolay yolu yanlış yöntemle seçmektir. Kendi kendine “ben narsistim” diyen insan aslında başkasını sevmekten korkan insandır. Çünkü sevgi düşünüldüğünden de büyük bir sorumluluktur. Kendini severken doğru sorumluluğunu yerine getiremediğin anda şahsi sevgin bile yozlaşırken, bir başkasına yozlaşan sevgi kıskançlığa döner. Kıskançlık şiddete döner.

Peki neden en doğal parçamız olan Sevgi duygusunu değiştirmeye çalışırız? Çünkü sevgi temel duygular arasında en ağır sorumluluğu olan duygudur. Çünkü insan oğlu sorumluluk almaktan hep kaçar. Çünkü insan oğlu doğası gereği her cisim gibi hareketsizliği tercih eder. Buna “NEWTON’UN BİRİNCİ HAREKET KANUNU (EYLEMSİZLİK PRENSİBİ)” denir. Biraz bu kanunu araştırın derim. En net anlatımı ile; Herhangi bir cisim üzerine bir kuvvet etki etmiyorsa, yada etki eden kuvvetlerin bileşkesi sıfırsa, cisim durumunu değiştirmez; yani duruyorsa durur, hareket ediyorsa, hareketini devam ettirir. İşte bundan bile yola çıkarak şuna ulaşıyoruz. En temel duygumuzu bile hareketsiz kalmamak maksadı ile yozlaştırıyoruz.

Yarını düşünerek bugünü yaşarsanız yarından da olursunuz! Unutmayın! Doğru devinimi alırsanız yani cesur olur hareket ederseniz hareketiniz devam edecektir. Sevmekten korkmayın. Hayal kırıklığı dediğiniz duygu EĞİTİMdir. Yaşadığınız her başarısızlık sizi daha başarılı yapacaktır. Korkmayın! Sevin ki sevilebilesiniz.

Sizi seviyorum…

Yeşim Türkay Kızgın…

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir